Yaratıcı Şehir İstanbul

Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler Kavramı Çerçevesinde Istanbul’a Bakış

 

Rûhî AYANGİL (2010)

 

 “Yaratıcı Şehirler ve Endüstriler” kavramı, 21. Yüzyılın en önemli düşünce ve davranış biçimi önermelerinden biri olarak bizleri, yaşadığımız kenti, Istanbul’u, bugüne değin sahip olduğu ve bugünden itibaren de sahip olacağı kültür, sanat ve tasarım ürünleri ile bir “marka kent” hâline dönüştürüp, dünya ve insanlık önünde bir de bu özelliği ile tanıtarak, ulusal ekonomiye hatırı sayılır bir katkı sağlamayı hedefleyen politikalar, düşünce ve davranış biçimleri oluşturmaya çağırıyor. Buna göre, 21. Yüzyılda kentlerin yaratıcılıklarının ve bunun bir ekonomik değer olarak yeni bir endüstri biçimine dönüştürülmesi yolundaki kapasite ve çabalarının değer ifade edeceği, önem taşıyacağı işâret ediliyor. “Kentsel yaratıcılık” bağlamında Istanbul’un gelecekte nasıl bir “düşünce ve davranış biçimi” geliştirebileceğini irdelemek ilgi çekici olacaktır.

 

Kuruluş tarihi İ.Ö. 70 li yıllara uzanan Istanbul, dünya üzerinde tarihi ikibin yılı aşan ender kentlerden biridir. İki imparatorluğa başkentlik etmiş bu şehir, bugün de cumhuriyet Türkiye’sinin  en büyük kenti ünvanını elinde bulunduruyor. Bu “büyüklük”, çeşitli bakış açıları ile ifâde edilebilen özellikler içeriyor. 1950 li yıllarda nüfusu 1 milyonu dahi bulmayan bu kent, 2010 da bugün, 20 milyona ulaşan nüfusu ile  resmî rakamların çok üzerinde bir insan yoğunluğunu bünyesinde barındırıyor. Sırf bu yoğun nüfusu ile dahî yalnızca Türkiye’nin değil, – New York, Tokyo, Londra gibi –  dünyanın da sayılı büyük kentleri arasında yerini alıyor. Ülkemiz genel nüfusuna oranlandığında, Türkiye’nin yaklaşık beşte biri Istanbul’da yaşıyor.

 

“Taşı toprağı altın!”, “Bundan başka Istanbul yok hemşerim!” kalıplarının neredeyse birer atasözü olarak bellendiği Istanbul’da yaşamak ne demek? Herşeyden önce, sağlık, eğitim, ulaşım, çevre  gibi altyapı hizmetlerinden pay almak ve bunun bedelini ödemek; başta kültür – sanat olmak üzere Istanbullu sayılmanın ayrıcalığını teşkil eden bir üst kimliğe sahip olup geliştirme yolunda çaba harcamak, bunun gereklerini özenle yerine getirmek demek. Bu temel belirlemeler Istanbul özelinde, bu kentte yaşayanlar bakımından, doğru vatandaşlık kavramı ile beslenen “şehir”, “şehirli – şehirlilik” kültürü ve bilincine sahip olmayı gerekli, hattâ zorunlu kılıyor. Böylesi bir gerekliliği, hattâ zorunluluğu duymanın başlıca koşulu ise şehirliler açısından, “Istanbul’u benimseme” ve kendini “Istanbullu hissetme” olarak karşımıza çıkıyor. Faydacılık bazında değil, ama anlam temelinde “benimseme ve hissetme” kavramları, “kente, Istanbul’a sahip çıkma” görev ve sorumluluğunu da orada yaşayanlara tarihsel bir görev olarak yüklüyor. Pekiyi birer “Istanbullu” olarak bizler bu görev ve sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getiriyor muyuz veya yerine getirmekte ne denli başarılıyız? “Yaratıcı kent” kavramına bireyler olarak nasıl katkıda bulunuyoruz?

 

1950 li yıllardan başlayarak 2010 yılına uzanan son altmış yılda Istanbul, genel ve yerel yönetimlerin gözetiminde bu kente göçenlerce bir “talan”, “iç sömürü” ve “rant” alanı olarak algılanmış, imparatorluklar başkenti, adına kısaca “çarpık kentleşme” denen şehir ve şehircilik sorunları ile sarmalanarak yirmibirinci yüzyıla ulaşmıştır. Bu süreçte kente sahip çıkma bilincinin gereği olan “ortak sorumluluk” duygusu, gerçek anlamı ile bir “topyekûn sorumsuzluk” olarak dönüşüme uğramış, – hangi parti ya da dünya görüşünden olursa olsun – seçilmiş yönetimlerle onları seçenler, şehirliler, ticaret – sanayi burjuvazisi, meslek kuruluşları ve medya, büyük kısmı ile bu ortak sorumsuzlukta pay sahibi olmuştur.

Patlayan nüfus, çarpık kentleşme ile birlikte mevcut şehir kültürünün algılanmasını, benimsenip korunmasını engellediği gibi, yeni ve sağlıklı bir ortak şehir kültürünün oluşması ve gelişmesindeki güçlükleri de beraberinde getirmiştir. Farklı kent, yöre ve geleneklere olan aidiyetlerini dönüştürmekte güçlük çekenler kolaylıkla, mevcut Istanbul kent kültürünü ve yaşama biçimini yokvarsayarak, kendi ait oldukları grup ve bu grupları besleyen kültürel alışkanlıkları yaygınlaştırma yolunu benimsemişler, bu suretle Istanbul’a göçen her grubun kendi yaşama ve davranış alanlarının oluşması evresini başlatmışlardır.

 

Sanayi – ticaret burjuvazisiyle vahşi kapitalizmin kapsama alanına giren yeni yerleşimcilerle birlikte, “gecekondu, varoş, minibüs, lâhmacun, minibüs müziği, arabesk, türkü bar” gibi sözcükler, kavramlar ve temsil ettikleri “anlamlar”, Istanbul şehir kültüründe hatırı sayılır bir farklılaşma, aşınma, yıpranma, hattâ yıkımın kapısını aralamıştır. Karşılığını ödemedikleri kent imkânlarından pay almaya başlayan yeni yerleşimciler, Istanbul yerel yönetimine talip olanların “oy deposu” olarak da kabul gördükleri için, öncelikle şehir altyapı hizmetleri meyânında, kültür ve sanatı “geniş halk kitlelerine” ulaştırma yaklaşımı ile “popülist politikalar” üretilmesine neden olmuşlardır. “Popüler”in aynı zamanda “ticârî” olması yüzünden, “popülizmin” medya tarafından pompalanması, yaygınlaştırılması da gecikmemiştir. Istanbul’da bu evrede özellikle “kültür” kavramı çerçevesinde, “hâkim kültür – alt kültür – karşıt kültür” olgularının yaşanıyor olmasına karşın, değişen büyük kent yaşamının hızına paralel olarak, sorunun entelektüel düzlemde derinliğine tartışılmaması ya da  sorgulayanların düşüncelerinin yeterli yansıma alanı bulamaması dikkat çekicidir.

 

Öte yandan yeni yerleşimcilerin emekleri üzerinden servetlerini geliştiren yüksek gelir grupları da (ticaret – sanayi burjuvazisi), Istanbul’a özgü gerçek burjuva değerleri üretilmesi ve paşlaşılması yaklaşımından uzak, “snobizm” kokan ve geniş kitlelerce çoğu kez “köksüzlük”, “yabancılaşma” olarak algılanan ve nitelendirilen girişim ve oluşumların içinde yer almaları nedeni ile bu farklılaşma ve yıkımın başat aktörleri arasındaki yerini almıştır. Bu kesimin kendisini şehrin yeni toplumsal gerçekliğinden soyutlayan, neden ve sonuçları bir tür “getto” refleksi ile açıklanabilecek “kendilerine has”, yeni yerleşim, spor ve eğlence etkinlikleri ile farklı bir kültür-sanat ve yaşam çevresi/ biçimi oluşturma yaklaşımı, üzerinde durulmaya değer olgulardır. Sırf bu yüzden,  birbirinden farklı bu iki kesimin (sermaye ile göçer emek kesiminin) benzer sonuçların oluşmasına yol açan, Istanbul’un şehir, kültür, sanat değerlerinin yıpratılmasındaki “ortak sorumluluğu” üzerinde durmak gerekir.

 

Coğrafi konumu, tarihsel – kültürel değerleri ile şehirler gözdesi Istanbul’un zaman içinde ne bahasına neleri yitirdiği konusunda, bir diğer imparatorluk başkenti olan Roma şehrinin günümüzde nasıl korunup kollandığını gözlemlemek ve kıyaslamak dahi, bizlere önemli ipuçları vermeye yeter. Mimarî ve restorasyon alanından başlayarak, Istanbul’da yeni yerleşim alanlarının oluşması ve biçimlenmesine değin şehir estetiğini, yaşamını ve çevreyi birebir ilgilendiren düzenlemelerin ne denli hoyratça yapılageldiği herkesçe bilinen bir gerçeklik iken, günümüzde hâlâ önlem almamakta direnilmesi düşündürücüdür. Mimar Sinan’ın, Mehmed Ağa’nın, Davud Ağa’nın, Mimar Vedad’ın, Kemâleddîn’in, Sedad Hakkı Eldem’in Istanbul’unun etrafını sarmalayan gelişigüzel varoşlarda – hattâ kent içinde – ana mekân – kubbe – minâre proporsiyonları gözetilmeden ve denetlenmeden, onlarca “kitch” câmînin mîmârî değerleri yanında Istanbul estetiğine ne kattığı sorgulan(a)madığı gibi, ön görünüm – ard görünüm gibi göz boyamacı “kriterlere” rağmen, Boğaziçi’ndeki, kent içindeki imar, yapılanma, otel dikme, gökdelen yükseltme faciaları da dur durak bilmeden sürmektedir. Diğer taraftan, yeni tür zenginleşme tarzlarından biri olan müzâyedeler veya yurt dışına kaçırma yoluyla sahiplerine artı değerler kazandırması öngörüldüğünden, antika halılarından hat levhalarına, şamdanlarından, duvarlarından sökülen çinilerine kadar câmî, tekke, yalı ve konakların yağmalanması yanında, yağmanın izlerini silmek üzere bu yapıların yangın süsü verilerek yok edilmelerinin ibretli örnekleri hâfızalarımızda ve gazete arşivlerindedir. Bu tabloyu kütüphane ve arşiv talanından, su havzaları ve orman arazilerinin yok edilmesine, Istanbul’u Istanbul yapan maddî ve mânevî iklimin ve kültür değerlerinin gözden çıkarılmasına değin bir dizi örnekle daha renklendirmek mümkün.

 

Ancak, amacımız ruha ve dimağa sıkıntı veren örnekler sıralayarak Istanbul’un kıymetini zedelemek olmayıp aksine, gizli – âşikâr, yitirilmeye aday her bir “kent değerine” bundan böyle en sıradan hemşehrisinin dahî sahip çıkarak Istanbul’u, elde kalan değerleri ile gerçek ve örnek bir dünya kenti kılmaya yönelik “kentlilik bilinci”nin ve sağduyunun, özenin gerekliliğini vurgulamaktır. Zîrâ kentler ve kentliler, insan aklı ve eliyle üretilen değerlerin, doğal kaynakların, çevrenin, barışın sürdürülebilmesine yönelik anlamları var edip, sürekli kılmakla yükümlüdürler. Bilindiği üzere “medeniyet” kavramı, “medîne = şehir” sözcüğünden geliştirilmiştir ve medenî  olan da şehirli anlamını taşır.

 

Yukarıda sıralanan olumsuzluklara rağmen, 21. Yüzyılda Istanbul’un bir “yaratıcı kent”e dönüşmesinin önünde ne gibi imkânların, fırsatların veya tehditlerin bulunduğunun irdelenmesi, yerel yönetimlerden meslek birliklerine, sivil toplum örgütlerinden akademik çevrelere, emekçi kesimden sanayi – ticaret ve bankacılık sektörüne, memuru, emeklisi, öğrencisinden yazılı ve görsel medyaya, okur – yazarından sanatçı ve entelektüeline dek bütün Istanbullu hemşehrîlerin temel gündemini oluşturmalıdır. Bu bağlamda birkaç önermeyi sıralamanın yararlı olabileceği düşüncesindeyiz.

 

Istanbul’un yaratıcı kente dönüşmesi, somut, ölçülebilir hedefler ve bu hedeflere ulaşmada verimlilik ve etkililik ölçümlerinin yapılması ile mümkün olabilir. Başta kültür – sanat ve tasarım alanının özelleştirilmesi, bağımsız sanat ve tasarım üreticilerinin desteklenmesi, küratörlük ve emprezaryo tekniklerinin yaygınlaştırılması yanında, bu alanlarda gelişmeyi sağlayacak sponsorluk bilincinin yaygınlaşması gerektiği açıktır. Bu yolda lokomotif görevini üstlenmesi gereken sermaye çevrelerinin bu alanlardaki girişim ve yatırımlarının özendirilmesi için “vergi muafiyetleri veya indirimleri”nden yararlandırılmaları gerekir. Yine sanat – tasarım alanında uluslararası ölçütlerde ödüllendirilmeler, yarışmalar, eser ısmarlamaları, fırsat eşitliğinin sağlanması bakımından önem taşır. Yaygınlaştırılmış etkili ve nitelikli görsel – işitsel yayıncılıkla beraber fikrî mülkiyet ve telif hakları konularında etkin yasal ve örgütsel düzenlemelerin yapılması ve toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi kaçınılmazdır. Kültür – sanat ve tasarım alanında meslekî örgütlenmeler yanında diğer sivil toplum örgütleri de “yaratıcı kent” kavramı çerçevesinde önemli işlevler üstlenmelidir.

 

Mimârîden müziğe, plastik sanatlardan endüstriyel tasarıma, reklâmcılık ve iletişim sektöründen gastronomiye değin tüm alanlarda Istanbul’un, “yaratıcı kent” kimliği ile bu yeni düşünce ve yaklaşım biçimine nasıl yanıtlar verebileceği, önümüzdeki günlerin ve yılların temel gündem maddesini teşkil edecektir.

 

 

(2010 Istanbul Kültür Başkenti-Yaratıcı Şehirler, Endüstriler Sempozyumu- YTÜ)

Share

Bir Cevap Yazın