“FETİHNÂME”

İzlenme rekorları kıran Fetih 1453 The Guardian’da manşet oldu.

“FETİHNÂME”

İlk sahne (e-ne-ne-nennn!) : Medine Pazarı’nda ortalık yerde gezinen Eminönü “yurdum insanı” profilleri. Örnek bol: Pos bıyıklı, saçı dökük, yolu o tarihte Medine pazarına düşmüş Nevşehir’li, Sivas’lı kardeşlerimiz. (Tarih: Hicret’in acık sonrası, M.S. 657’ler felân!)

Ashab-ı kiram’dan olduğu vurgulanan (zannediyoruz) zatın, ne Arab’a, ne müslümana, ne ashâba yakışmayan yanlış selâm stili ve yerleri süpüren kostümü.

II. Murad’ın Edirne sarayında Arap üslûbu ile Kur’an okuması, akıllara sezâ;

II. Murad’ın sağ üst dudağını kaldırarak kabadayı edası ile düşmanlarına meydan okuyan tavrı; ibretâmîz.

Fatih rolündeki artistin “estetik operasyona tâbî olduğu bâriz” kemersiz burnu; batılı sinemacılar, böyle bir rol için onlarca aday arasından en benzeyenini seçerlerdi muhakkak (ama onlar da haklı, bu ülkede kemerli burunlu adam kalmadı handiyse).

Tiplemelerin cümlesi Türk! Venedikli, Karamanlı, Bizanslı, Vatikan papazı, Osmanlı, ilh. “hepimiz Urban’ız, hepimiz, Notarias’ız, hepimiz Türküz!” diye bağırmada.

Kostümler, kavuklar, serpuşlar, aksesuarlar, ilh. komik denecek düzeyde, dikkatsiz, özensiz. En hoşuma gideni Kapalıçarşı’da satılan tutamak yeri hilalli, turistik (oriental) orta mangalı. Bi de mektupların usûle uymayan biçimlerde alınıp verilmesi yanında, âlim, şâîr, feylesof, devlet terbiyesi görmüş Fâtih Sultan Mehmed Han’ın bütün film boyunca, huzurunda el bağlayan vezir vüzerâyı, bezgin bir suratla istihfâf ederek ve sağ elini sürekli çabuk çabuk dışa doğru yelpazeleyerek “…ittirin gidin!” edâsı ile huzurundan kovalaması.

Papanın ve etrafındaki kardinallerin buruşuk ütüsüz kostümleri bir yana, başlıkları dahi dikiş yerleri, biçimleri, kafalara uygunlukları bakımından (cümlesi, papa ve kardinalden ziyade Kel Hasan Efendi’yi andırıyordu) komik. Eminönü’nde Tahtakale’de satılan Noel Baba başlıkları daha estetik çizgilere sahip. Bulamadılar mı acaba? Küçük Bayezid’in takkesi birinci planda kenarı kıvrık, ikinci planda düzeltilmiş, ilh.

Zağanos Paşa’nın kaba el örgüsü kaftanı müthiş. Faize-Sevim moda evinden alınmış yün örgü manto gibi. Ya da manto almaya parası yetmeyen düşkün aristokratların toplama yünden ördükleri kışlık hırka-manto arası bir şey. (Moda olabilir, hattâ marka bile: “Zaganos Jackets” uyar. Vezirlerin ve padişahın kaftan yakalarındaki kürkler en ucuz materyalden ve baştan savma. Herhalde hayvanseverleri tahrikten çekindiler

Saç – sakal traşları, favoriler, Venedikli’de de, Bizanslı’da da Osmanlı’da da aynı derbederlik ve biçimsizlik içerisinde. Ya da o günün ortak modası o’ydu ne bileyim.

Takma sakal ve bıyıklar evlere şenlik. Urban’ın sakalı, İmparator Konstantin’in sakal ve bıyıkları, papaz Gennadios’un sakalı-bıyığı takma ve ek yerleri, yapıştırma yerleri “ben takmayım! ben takmayım! al sen tak” deye bar bar bağırmada.

Divan-ı Hümayun vezirleri ile Konstantin’in saray meclisindeki tipler, kostüm farklılıkları dışında “yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz Bizanslıyız! Yok canım Osmanlıyız!” deyip durmada.

Konstantin’in sarayında yemekte kızlar orkestrasında “Celtic Arp (!)” icra ediliyor. Bundan da o dönem Bizans – İrlanda eğitim ve kültürel değişim anlaşması imzalandığını, Notaryus Değişim Programı ile Bizans’a gelen İrlanda’lı arpçi kızların saray orkestrasında istihdam edildiğini anlıyoruz. Ama beri yandan Bizans’ın, kostümleri dillere destan, saç traşları özel biçimdeki erkek hizmetkârlarından eser yok. Onların da şehir savunması yüzünden, sefer görev emri ile silah altına alındığını varsayıyoruz. Bizans’lı yüksek bürokratların uçları püsküllü “Bursa Hatırası” hamam peştemalleri Şehzâde Orhan’dan hediye olsa gerek.

Venedikli kadınlar, kızlar, Bizanslı kadınlar, kızlar ve Gülbahar Hatun’un saç stilleri hep aynı. O dönemde müthiş etkili ve yaygın global bir saç stili/ modası olduğunu anlıyoruz.

İmparator Konstantin Hipodrom’da İmparator locasından, imparator edâsı ile değil, Hipodrom ortasına konmuş yükseltide yerel seçimlerde konuşan belediye başkan adayı tonlamasında ve Yeşiller-Maviler karşılaşmasında tarafları galeyana getirmeye çalışan Hipodrom amigosu jest ve mimikleri, hitabet (!) tarzı ile kitleleri coşturmada. Yassu vre Vasilikos!

Tarihi gerçeklere nazaran kim olduğu meçhul, efsanevî bir kahraman olan Ulubatlı Hasan meğer Saruhan Sancağı’nda Şehzade Mehmed’e (tahtta II. Murad olmasına rağmen şehzâdeye sultanım deye hitab ediyor!) kılıçla dövüş sanatını öğreten ve sonradan divan vezirlerini de sollayarak Fatih’le dirsek temasında olan yiğit bir cengâvermiş. Biz de Fatih’in kılıçla döğüşü öğrendiği hocası olarak Zağanos Paşa’yı (sonradan da kayınpederi) bilirdik ama öyle değilmiş demek.

Rumeli Hisarı’nı “Boğazkesen’de yaptırmak” repliği bir yana, üst taraftaki iki kuleyi birden Candarlı Halil’e ısmarlamaz mı yüce hünkâr? Bu hesapla sahildeki kuleyi Zağanos Paşa yaptırdığına göre, Saruca Paşa’mız avucunu yalamış oluyor. (Zira Bebek’e bakan kulenin Çandarlı’ya, Kuzey’e bakanın Saruca Paşa’ya, sahildekinin de Zağanos Paşa’ya ısmarlanmış olduğunu güvenilir tarih kaynaklarından öğreniyoruz.) Üstelik her üç kulenin de o devirde üzerinde külâhî çatılar var, ama bilgisayar tasarımcımız böylesini uygun görmüş. İyi de olmuş, ferah, fâhûr, ooh!

Era deye akça pakça bir kızcağız, Urban’ın evlatlığı olduğunu öğreniyoruz. Filim icabı Ulubatlı ile Bizans pazarında karşılaşma, sonra Bizans’tan Ulubatlı eliyle babası Urban’la beraber Osmanlı ordugâhına aparılma, dere kenarında piknikte hoş beş. Orada öğreniyoruz ki Era “top dökmede usta”, Ulubatlı ise kendin pişir kendin ye usulünde şişte balık pişirmede. Kız balığı pek lezzetli bulunca, oğlan işin “sırrı”nı da açıklayıveriyor: “Zencefille defne yaprağı koyuyorum”. Mübarek cengâver Ulubatlı değil, Serra Yılmaz’ın akıllı fırın reklâmının 1453 prototipi.

Bu Era nam akça pakça kızla Ulubatlı sen, ordu savaşa hazırlanırken “ordugâhta işi pişirmezler mi?” A a a, alenî zinâ, lâm’ı cimi yok, ööle! (bunlar sonradan baruthanede, tophanede herkesin gözü önünde, töbe, töbe, neyse..)

Urbanzâde ve Ulubatlızede Era az fırıldakçı değil ha, onu bir yolla (hangi yolla pek anlaşılmıyor ama, galiba Cenova’da tasarım tahsilinde iken) Venedikli Giovanni Longa di Giustiniani de kara sevdalara belenmiş olarak sevmede, yanıp yakılmada. Çocuk bu aşkla, Edirne’den yola çıkarılan toplarla yürüyen ve Ulubatlı ile bir eyice yakınlaşan kızın durumunu anlamak için, mola verdikleri sırada Osmanlı muhafız kafilesinin (muhafızlar, gözcüler uykuda iken olsa gerek kimselere görünmeden) ta burnu dibinde çalılar arasından röntgenleyerek durum tesbitinde bulunup, kazasız, belâsız, sağ – salim Konstantiniye’ye dönüyor. (Böylece hem topların intikalini, hem Era’nın intikalini keşfetmiş oluyor. Ama Era ile Ulubatlı arasındaki durumu o anda netlikle intikal edip etmediği pek anlaşılamıyor.)

Film bu hesapla Era – Ulubatlı – Justinyani aşk üçgeninde arada bi de Istanbul’u fethedelim abi havasında seyredip duruyor.

Konuşmaların (repliklerin) cümlesi Türkçe. Bu, dilimizin arsı-ulusal bir değer olarak kavratılması bakımından güzel. Ama ne tesadüf, Osmanlı ordugâhı’nda, Bizans sarayı’nda, Urban’ın dilinde, Vatikan’da (belki Birleşmiş Haçlılarda’da öyleydi) telâffuzlar tıpatıp birbirinin aynı: “KostantinApolis; ortAdoks, ilh”. Belli ki o devirde “a” conson’u henüz “o”ya dönüşmemiş. Bu yönü ile film, linguistik evrim bakımından da epeyce önem taşıyor.

Bir de Fatih’in telâffuzu, vurguları ve vezni bir türlü oturmayan şiir (başkasının değil, kendi şiiri) okuyuşu, ipi eyice geren planlar arasında. (Bütün bu –sayısız- yönleri ile film aslında tarihî olmaktan ziyade bir gerilim filmi özelliğinde. 13 yaş altındakiler için sakıncalı olabilir mi deye düşünmeden edemedim)

Çarpışmaların olanca hızı ile başlatıldığı sahnelerde ardı ardına göze takılanlar, filmi gerçek seyirlik hale koyuyor. Kuşatmanın uzamasından morali pek bi bozuk Osmanlı ordugâhında, çadırı önündeki tahta masanın üzerinde devrilmiş duran güğümle maşrabaya dalmış moralmen çökük yeni yetme yeniçeri mi ararsınız; yaralı arkadaşına memleketine kahramanca çarpıştığı haberini vasiyet olarak kabul edip söz veren Memet çavuş’un çaresizliğine mi ağlarsınız; ne giydirileceği şaşırılmış sıhhiye eratının çaresizce ordan oraya koşuşturmasına mı dalarsınız. Müthiş, otuziki kısım tekmili birden.

Sıhhiye çadırına cümle kapısının içeri-karşısından tanık oluyoruz. Bembeyaz çadırın bez kapısının iç kanadı, sağlı sollu kuzeybatı – kuzeydoğu istikametinde kan fışkırmasından kızıllara boyanmış halde. Yaralı askerlerin ayakta veya sedye ile olsun farketmiyor, çadıra dahil oldukları noktadan itibaren tazyikle kan fışkırması dışında –hem de belirttiğimiz yönlerde – o çadır kanatlarının başka türlü öyle boyanmasına imkân olmadığı kanaatine varıyoruz. Ve minel garaib.

Gürzlerin suratlarda patladığı, kol bacakların koptuğu karmaşık sahnelerde, körolası gözlerimiz, karşılıklı çelik-çomak ya da kapı önünde tahta kılıçla askercilik oynayan “çarpışmaktan bıkmış Osmanlı- Bizanslı muarız elemanlar”a takılıyor. Etraf kan gölü, tarraka, kıyamet, onlar karşılıklı kılıç biliyorlar. Fesüphanallah

E-ne-ne-neeenn. İlk müsademelerden ve son müsademelerden sonra ve dahi bütün müsademelerin ardından ordugâhtaki Osmanlı ölüleri hangi müzik eşliğinde ebedî istirahatgâhlarına tevdî ediliyor, bilin bakalım. Unutmayalım, yıl 1453. Bu tarihten tam ikiyüzyıl sonra rahmetli ITRÎ üstadımız tarafından bestelendiği musaddak (hocalarımız bize öyle öğrettilerdi) “Segâh makamındaki Tekbîr ve Segâh Salât-ı Ümmiye” ile! Buyrun burdan yakın. Aaafferin oğlum Benjamin Wallfish ve dahi anlı şanlı film danışmanları. Böylece, Itrî üstâdımızın tarihin en birinci ve en ünlü intihalcileri arasında olduğunu bulup ortaya çıkarmış olduğunuz için 2012 Uluslararası Bilimsel-Sanatsal Etik Ödülünü hakettiniz. Hayrını görün.

Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri II. Murad’ı Edirne Sarayında ziyaretinde padişahın sorusu üzerine: “Beğim, Konstantiniyye’yi sen almayacaksın, ben de görmeyeceğim. O iş senin Mehmet’e nasîb olacak ve bizim Köse –Akşemseddin’i kastediyor- görecek”. Valla ben Hz. Velî’nin yalancısıyım Akşemseddin’in Köse olduğunu O söyledikten sonra biz ne deyebiliriz. Amma yine bu vesile gördük ve öğrendik ki Akşemseddin Efendi köse möse değil, bayağı Nasreddin Hocamız yahut Noel Babamız gibi sakalı göğsünde bir pîri fânî imiş. Bu suretle şimdilerde televizyonlarda reklamları yapılan saç sakal bitiren bitki kökleri ile tedâvîden – o devirde de – efendi hazretlerinin şifâyâb olarak köselikten kurtulduğunu ve âhir ömründe saç sakala donandığını görmekle mübâhî olduk, ferah bulduk.

Beş altı dil bildiği vurgulanan Fatih’in imâmetindeki görkemli ordugâh namazında, tekbiri, rükûyu, secdeleri nasıl oluyor da doğru olan “Allahüekber” telâffuzu yerine, sanki İslâmla yeni müşerref olmuş deneyimsiz bir Amerikalı’nın, Arapça telâffuzu pek de kıvıramayarak, “Eyllahuekber, Eyllahuekber” gibi garip ve duymaya alışık olmadığımız bir tarzda telâffuz etmesinin, herhalde çok dil bilmesi sonucunda, yüce hünkârın lehçesinin, kaymış, bozulmuş olduğuna hükmederek sîneye çektik. (Estağfirullah!)

Dışarda yoğun fetih faaliyetleri sürerken içeride (surların alt taraflarında bir yerde oldukça tenhâ, gözlerden uzak ve rahat bir mekânda, deniz manzarası olup olmadığını kestiremedik) “esas oğlanla rakip oğlan” – canım bilin işte, “Ulubatlı Hasan’la Jüstinyani-can” – yürekleri hop hop hoplatan bir ikili eskrim seansı îfâ ediyorlar ki halecan dolu, görülesi bi şî. Bu Ulubatlı, daha önce Manisa’da da Fatih arkadaşı ile “kılıç döğüşü eder iken aldı da bir yağmur” faslından, sade kılıç değil, tekme tokat sille, ortaya karışık, bayağı judo teknikleri de sergilemede oldukça usta idi ki, bunda da yine o dönemde yapılageldiğini çıkarsadığımız Türk-Japon Judo müsabakalarında gri kuşağa kadar yükseldiğini anlamakta zorluk çekmedik. Neyse sonunda bir punduna getirip Justinyani’yi hakladı da sıra şanlı Osmanlı sancağını burçlara dikmeye geldi.

Kendini coşkun bir iman seline ve fetih rüyasının girdabına kaptıran Ulubatlı’yı bir anda, o kıyamet toplar, toz-toprak gözgözü görmez yıkımlar arasında, sabah erkenden yıkanıp temizlenmiş, pırıl pırıl dört köşeli kale burcu-terasında elindeki al renkli sancağı burca dikmeye hazırlanırken farkeden Bizanslı erlerin: “senin o sancağı dikmene izin vermiyeceğiz!” (evet biz anlayalım deye açıkça böyle söylediler) nidalarıyla ok yağmuruna tutup fıkarayı oracıkta şehid etmeye azm ettiklerine tanık oluyoruz. İşin tam bu en heyecanlı anında başka şeylere de tanık oluyoruz. Zaten, bu bir filmden öte, çok boyutlu bir “algılamada- seçicilik testi”. Yediği okların tesiri ile bir türlü ölmeye yanaşmayan Ulubatlı’nın aynı anda kendisinin kahramanlığını o tarraka kıyamet arasında top mevzisinden x-ray tekniğiyle netlikle gözleyen Urbanzâde Era ile son kez: “Era binti Urban, bu can yoluna kurban!” (bunu biz içsel olarak algılıyoruz) bakışı ile can vermiyorken, – Era orada ne yapıyor bilin bakalım. İki eliyle, Hasancan’la ordugâhta yedikleri haltın ürünü olduğunu çıkarsadığımız veled-i zinâsına hâmile olduğunu belirten jestlerle karnını okşuyor, ohş! – Ulubatlı’nın bunu farkedip etmediğini anlayamadan biz başka birşey daha farkediyoruz ki…

Ulubatlı’nın temizlenmiş kale burcuna dikmeye çalıştığı Osmanlı sancağı, a ne görelim, “kırmızı-al şifon üzerine tek taraflı baskı ile üretilmiş – Bursa işi olması muhtemel – sarı renkteki fetih âyetlerinin menkûş olduğu, pardon basılmış olduğu çakma bir sancak. A, bir de ne göreyim, daha doğrusu görmeyeyim, çünkü filmin bu noktasında kafamı 90 derece sola eğerek okumaya çalıştığımı sinemadan çıkınca boynumun neden ağrıdığını düşündüğümde anladım. O kutlu al şifon sancağı, sopaya tersten takınca, sen kutlu Fetih âyeti de başaşağı olmamış mı? Eh o anda o aksesuarcı mıdır nedir, o kız mı oğlan mı neyse, onu bir bulsa idim ya, sancak serenine o veledi çekmem “ilây-ı kelîmetullah aşkına” farz olurdu. Neyse uzatmayayım. Eğrisi doğrusuna geldi ve fetih müyesser oldu elhamdülillâh.

Notaras’ın yeniçerilerce tutuklanma anındaki “bari son bi yudum içmeden götürmeyin beni abi” sahnesi, yüzyıllar sonra dahi kültürümüzde yaşayan “n’olucak bu Türkiye’nin hali abi”nin tarihsel köklerine ışık tutması bakımından çok anlamlı ve önemli idi.

Final sahnesinde de (kulaklarım, o noktada yarinlar bizim şarkısını boş yere aradı durdu) o karmaşa içinde müstakbel patrik Gennadios riyâsetinde Ayasofya’ya doluşmuş, can pazarının malları bunlaaarr! misillû kadınlı- erkekli, çoluklu-çocuklu Bizans ahâlisinin, Fatih’in, “Istanbul Kültür Boşkenti”’nin temellerini o anda attığı, “hepimiz kardeşiz” yollu ilk “dinler arası diyalog ve kültürel mozayikleme” sözleri üzerine, bir dakkada yüzleri ışıl ışıl gücüklerle dolan ve “geçmişin sıkıntılarını anında üzerlerinden atarak geleceğe güvenle bakan” dönek BizansIstanbulluları görünce “kendimi nirvanaya erişmiş” gibi anlamsız bir boşluk içinde buldum. Salondan çıkarken gözümün önündeki son resim, sarışın bir Bizanslı veledin yüce hünkârın kucağında, koskoca Fatih’in sakalını, bıyığını çekiştirdiği kare idi. Bu karenin de rahatlıkla bir hayat sigortası reklâmında – neden olmasın?- kullanılabileceğini düşünmeden edemedim.

Fethe bizzat katılmış kadar oldum. Bu çetin ve çetrefil cengin sonunda kendimi en az bir azab askeri kadar bitkin, perîşan hissediyorum.

(İşbu Fetihnâme, Fetih 1453 Filmi seyredildikten sonra, 20 Şubat 2012 tarihinde kaleme alınmıştır. R.A.)

* * *


Share

Bir Cevap Yazın